buraya ilk geldiğimde herkes "aman almanlar soğuktur, kapılarını kimseye açmazlar" diye kafamı ütülemişti. hamburg'da (gbkz: altona) tarafında minik bir (gbkz: schrebergarten) yani hobi bahçesi kiraladığımda bu önyargım tamamen tuzla buz oldu. başlarda sadece hafta sonları domates ekerim, iki kafa dinlerim diyordum ama olay bambaşka bir mahalle kültürüne evrildi. yan parseldeki komşum hans amca, daha ilk haftadan elinde budama makasıyla gelip "o gülleri öyle kesersen kurutursun evlat" diyerek yanıma çöktü. sonra bir baktım, her cumartesi akşamı bahçelerin arasındaki o dar yollarda devasa mangallar yanmaya başladı. herkes evinden bir şeyler getiriyor; biri (gbkz: kartoffelsalat) yapıyor, diğeri kendi mayaladığı birayı getiriyor. o meşhur (gbkz: mittagsruhe) yani sessizlik saatlerine harfiyen uyulsa da, o saatler dışında tam bir yardımlaşma dönüyor. geçen yaz tatile giderken anahtarı düşünmeden hans'a bıraktım, döndüğümde bahçeyi benden daha iyi durumda buldum, bir de üstüne not bırakmış "kabaklar olmuştu, bozulmasın diye topladım mutfağına bıraktım" diye. almanya'nın o gri ve bürokratik yüzünün ardında aslında çok samimi bir (gbkz: gemeinschaft) yani topluluk hissi var. sadece o ilk mesafeyi aşmak, biraz kurallara saygı duymak gerekiyor. türkiye'deki o eski mahalle bakkalı samimiyetini, burada bir pazar günü bahçe çitinin üzerinden sohbet ederken bulacağımı hiç tahmin etmezdim. (bkz: almanya'da hafta sonu plansızca trene atlayıp kaybolmak) kadar keyifli bir rutin haline geldi bu bahçe işi benim için. gurbette insanın böyle bir limanının olması büyük şans.