haarlem'in o daracık, kanal kenarı sokaklarından birine taşındığımda açıkçası (bkz: hollanda'da sosyal hayatın sığlığı ve bitmeyen gurbet hasret) başlığındaki yorumları okuyup biraz karamsarlığa kapılmıştım. ama taşındığımın üçüncü günü posta kutumda el yazısıyla yazılmış bir zarf buldum. meğer bizim sokağın bir (gbkz: buurtapp) grubu varmış ve yeni gelen herkesi welkom demek için cuma akşamı sokağın köşesindeki minik parka davet ediyorlarmış. o akşam hayatımda gördüğüm en samimi (gbkz: borrel) ortamına girdim. herkes evinden bir şeyler getirmiş; birisi ev yapımı kurabiye yapmış, diğeri (gbkz: bitterballen) kızartmış. karşı komşum gijs, ben türkiye'den geldim diye zahmet edip gidip marketten türk usulü acılı ezme falan bulmuş gelmiş. sırf kendimi yabancı hissetmeyeyim diye gösterilen bu ince düşünce beni o an oraya ait hissettirdi. o akşam sadece havadan sudan konuşmadık; bisikletim bozulursa kime gitmem gerektiğini, belediyeyle ilgili işlerimi nasıl halledeceğimi, mahallenin en iyi (gbkz: appeltaart) yapan fırınını uzun uzun anlattılar. buradaki arkadaşlıklar türkiye'deki gibi hadi akşam çaya gel şeklinde değil belki ama inanılmaz bir güven üzerine kurulu. geçen ay ağır bir grip geçirdiğimde grupta durumumu paylaştım, bir baktım kapı çalıyor; yan komşu taze yapılmış çorba ve bir paket meyve bırakıp bir şeye ihtiyacın olursa mutlaka yaz diyerek uzaklaşıyor. o an anladım ki o soğuk denilen hollandalılar aslında sınırlarını bilen ama ihtiyacın olduğunda orada olan insanlar. (bkz: hollanda'da plansız bisiklet rotalarının güzelliği) gibi, bu ülkenin insanıyla kurulan bağ da yavaş yavaş ve derinleşerek gelişiyor. buradaki o mahalle aidiyeti, gurbette olduğun hissini tamamen unutturabiliyor bazen. benim tecrübem böyle, bu insanların düzenli ve samimi hali beni her gün şaşırtmaya devam ediyor.