geçen hafta sonu hava hafiften yüzünü gösterince kendimi haarlem taraflarına attım. aslında niyetim sadece kanalların yanında yürümekti ama bir anda kendimi (gbkz: nationaal park zuid-kennemerland) girişinde buldum. burayı sadece sahil yolu sanıyordum ama meğer bambaşka bir dünyaymış. bisikletle o kum tepelerinin arasından kıvrıla kıvrıla gitmek, bir anda karşına çıkan (gbkz: wisent) denilen o devasa bizonları görmek insanı gerçekten başka bir boyuta taşıyor. hani hep deriz ya "hollanda dümdüz, doğası hep aynı" diye; işte o anlarda yanıldığımı anlıyorum. rüzgarın o tuzlu kokusu, çam ağaçlarının arasından gelen kuş sesleri derken insan gerçekten zihninin boşaldığını hissediyor. amsterdam'ın o bitmek bilmeyen kalabalığından, turist gürültüsünden sadece yarım saatlik bir tren yolculuğuyla bu kadar uzaklaşabilmek ve doğanın içinde kaybolabilmek büyük bir lüks aslında. yolda mola verip yanımda getirdiğim termostan kahvemi yudumlarken şunu düşündüm; bu ülkenin en güzel yanlarından biri aslında bu küçük kaçış noktalarının her şehirde elinin altında olması. (bkz: hollanda'da bisikletle kum tepelerine sürmek) başlığında da geçer, o kum tepelerini aşınca bir anda karşına çıkan uçsuz bucaksız kuzey denizi manzarası insanı resmen büyülüyor. zandvoort sahiline varmadan hemen önceki o son tepede durup denizi ilk gördüğüm anın ferahlığını anlatamam. insana "iyi ki buradayım" dedirten, gurbetin o ağırlığını bir anda silip süpüren anlardan biriydi. dönüşte de overveen taraflarında minik bir kafede (gbkz: appeltaart) yiyerek günü kapattım. bazen en iyi rota, hiç planlanmamış olandır.