istanbul'un keşmekeşinden sonra toronto'nun beton yığınları arasında bile bazen daralırken, bir cuma akşamı kendimi (gbkz: algonquin provincial park) yollarında bulmamla tüm algım değişti. highway 400 üzerinden kuzeye doğru sürerken barrie civarında gökyüzünün renginin değişmesi, o gri bulutların yerini sonsuz bir laciverte bırakması insanı gerçekten başka bir boyuta taşıyor. muskoka taraflarında durup bir (gbkz: tim hortons) molası verip, elimde o klasik double-double ile camdan dışarı baktığımda "tamam" dedim, "ben galiba gerçekten buradayım." (gbkz: huntsville) üzerinden geçip parkın içine girdiğiniz an telefonun çekmemesi başta ürkütse de, aslında o dijital detoks insanın ruhuna ilaç gibi geliyor. (gbkz: mizzy lake trail) üzerinde sessizce yürürken karşıma çıkan o devasa moose ile göz göze geldiğimiz anı sanırım ömrüm boyunca unutamam. o an ne (bkz: kanada'da kiralık ev bulma çilesi) kalıyor akılda ne de iş stresi. gece (gbkz: backcountry camping) yaparken kafanı kaldırdığında gördüğün o samanyolu ise bambaşka bir mevzu. türkiye'de büyükşehirde yaşarken yıldızları sadece birer nokta sanıyormuşuz, burada ise gökyüzü üzerine pırlanta dökülmüş bir kadife gibi. (gbkz: mec)'ten aldığım o uyku tulumunun içinde, loon kuşlarının o meşhur sesi eşliğinde uykuya dalmak, insanın doğaya ne kadar ait olduğunu hatırlatıyor. sabah uyandığında gölün üzerindeki o ince sis tabakası ve ciğerlerine dolan o keskin çam kokusu... bu saflık ve doğanın bu kadar korunmuş olması buraya dair en çok takdir ettiğim şeylerden biri haline geldi. eve dönerken yol üstünde bir de (gbkz: beavertails) gömüp, hafif şeker komasıyla ama inanılmaz bir huzurla toronto'ya giriş yapıyorum. bazen bu koca coğrafyada kaybolmak, aslında kendini bulmak demekmiş.