ingiltere'de plansız kırsal rotaların huzuru
geçen hafta sonu londra'nın o bitmek bilmeyen kalabalığından, paddington istasyonu'nun gürültüsünden biraz uzaklaşayım dedim. hiçbir plan yapmadan atladım trenle bath taraflarına, oradan da rastgele bir otobüsle cotswolds köylerine doğru saptım. buradaki doğanın o kadar kendine has bir dokusu var ki, insanı bir anda dünyanın tüm dertlerinden soyutluyor. özellikle o ballı kumtaşı rengi evlerin arasındaki daracık sokaklarda yürürken, her köşeden bir jane austen romanı fırlayacakmış gibi hissediyorsunuz. castle combe tarafında yürürken tabelalarını takip edip kendimi bir anda uçsuz bucaksız yeşil meraların ortasında buldum. yanımda m&s'ten aldığım bir sandviç ve bir şişe elma suyu vardı, bir ağacın altına çöküp koyunların sesini dinleyerek yediğim o yemek, herhalde en lüks restorandaki akşam yemeğinden daha çok keyif vermiştir. türkiye'deyken "doğa" dediğimde aklıma daha çok deniz ve orman gelirdi ama buradaki o bakımlı, her daim yemyeşil ve insana "burası senin evin" diyen pastoral huzur bambaşka. bir de o meşhur kültürü var ki, yorgunluktan bitap düşmüşken şöminesi yanan, içeriden kahkahaların yükseldiği bir mekana girip bir bardak söylemek, yerel insanlarla havadan sudan konuşmak buradaki hayatın en sevdiğim yanlarından biri haline geldi. (bkz: ) tadında bir samimiyet var o küçük yerlerde. insanın cebinde bir olması ve dilediği an bu tablo gibi köylere kaçabilme lüksü gerçekten büyük bir şans. bazen o meşhur ingiliz yağmuru bile bu manzaraya ayrı bir melankolik güzellik katıyor. göçmenliğin ilk aylarındaki o yabancılık hissi, böyle anlarda yerini derin bir aidiyete ve huzura bırakıyor. iyi ki gelmişim dedirtiyor insana.
gokhan gezgini29 Eyl 2026 19:49