almanya'da sosyal hayatın sığlığı ve bitmeyen gurbet hasreti
beşinci yılımı bitiriyorum berlin'de ama bazen öyle bir akşam çöküyor ki insanın üstüne, koca kreuzberg'in göbeğinde kendimi sığınacak limanı olmayan bir gemi gibi hissediyorum. bugün yine rewe'den alışverişimi yaptım, kasadaki teyze otomatik bir gülümsemeyle "schönen feierabend" dedi, paketimi alıp eve geldim. o dedikleri şey bazen öyle bir boşluğa dönüşüyor ki anlatamam. türkiye'deyken "hadi gel bir çay içelim" demenin ne büyük bir lüks olduğunu fark etmemişim. burada her şey planlı, her şey ajandalı. en yakın arkadaşım dediğim alman iş arkadaşımla bir pazar kahvesi içmek için iki hafta sonrasına alıyoruz resmen. o spontanlık, o "kapının önünden geçiyordum bir uğradım" samimiyeti olmayınca gurbet hasreti sadece memleket özlemi değil, bildiğin insan sıcaklığı özlemine dönüşüyor. bazen (bkz: ) başlığında anlatılan o orman yürüyüşleri, göl kenarı sessizliği bile bu içsel yalnızlığı örtmeye yetmiyor. ormanda ağaçlara bakarken de içimden "şimdi şuracıkta bir iki laklak etsek, iki çekirdek çitlesek ne olurdu" diye geçiriyorum. özellikle kışın o kasvetli gri havası çöktüğünde, s-bahn'da insanların birbirine bakmadan, sadece telefonlarına veya yere gömülerek yolculuk etmesi iyice tetikliyor bu durumu. sanki herkesin hayatı kendi içinde kapalı, dışarıya yalıtılmış bir kutu ve kimse o kutunun kapağını aralamaya niyetli değil. halbuki biz o kapıyı aralayıp içeri palas pandıras dalmaya, dertleşmeye çok alışmışız. aranızda benim gibi yıllardır burada olup da hala o "eksiklik" hissiyle uyanan, kalabalıklar içinde tek başına kalan var mı? yoksa ben mi sosyalleşme işini bu disiplinli topraklarda hala beceremedim merak ediyorum.
sorma gitsin29 Eyl 2026 15:49