amerika'da milli parkların büyüleyiciliği
geçen hafta sonu zion national park tarafındaydım ve yine o bildik hayranlık hissi çöktü üstüme. amerika'ya gelmeden önce "her yer beton, her yer avm" diyenlere inanmıştım ama işin aslı hiç öyle değilmiş. bu ülkenin asıl olayı şehirlerin dışına çıktığın an başlıyor. diye bir olay var, 80 dolar verip bir yıllık kart alıyorsun ve ülkedeki bütün milli parklar sana açılıyor. bu kartı cüzdana attıktan sonra insan kendini bir anda into the wild filminde gibi hissediyor ama daha konforlusu tabii. utah’ın o kızıl kayalıkları arasında araba sürerken insanın perspektifi gerçekten değişiyor. mesela bryce canyon'a ilk girdiğimde ağzım açık kalmıştı, o dedikleri kulelerin arasından gün batımını izlemek türkiye'deki peri bacalarını hatırlatıyor ama ölçek o kadar devasa ki sanki başka bir gezegendeymişsin gibi. yollar desen zaten yağ gibi, her noktasında durup fotoğraf çekmekten yolu bitiremiyorsun. en sevdiğim yanı da doğanın o kadar bakir kalmış olması ki, yüzlerce kilometre gidiyorsun ve tek bir çöp görmüyorsun. park personeli her yerde yardımcı, tesisler tertemiz. vancouver'da doğanın şehrin ortasında bitivermesi (bkz: ) gibi bir durum buradaki büyük eyaletlerde de var; sabah starbucks'ından kahveni alıp bir saat sonra geyiklerin olduğu bir vadide kamp kurabiliyorsun. bu ferahlık, bu alan genişliği insanı gerçekten özgür hissettiriyor. geçen sene yellowstone'da bizon sürüsünün ortasında kaldığımızda ama o bile o kadar huzurluydu ki anlatamam. kalabalık metropollerin o sıkışmışlığından sonra çöllerde veya devasa sekoya ormanlarında kaybolmak buradaki en büyük lüksüm haline geldi. her seferinde iyi ki buradayım dedirten nadir şeylerden biri bu keşif tutkusu.
ceyda doner3 Eki 2026 22:06