ingiltere'de doğada kaybolmanın meditatif yanı
buraya yerleşmeden önce ingiltere'yi sadece gri binalar ve bitmeyen yağmurdan ibaret sanıyordum ama asıl hazine şehirlerin hemen dışındaki gibi milli parklarda saklıymış. manchester piccadilly'den trenle sadece 40 dakikada edale'e varıp o istasyondan iner inmez ciğerlerime dolan taze çimen kokusu bütün haftanın yorgunluğunu, stresini bir anda siliyor. ingilizlerin bu dedikleri olay gerçekten muazzam bir medeniyet göstergesi. özel mülklerin içinden geçen o patikalar sayesinde kimsenin bahçesine girmekten korkmadan, sadece o meşhur küçük kapıları kapatarak kilometrelerce yürüyebiliyorsun. geçen pazar hope valley taraflarında yürürken fark ettim ki, bu kadar yeşili türkiye'de sadece çok uzak yaylalarda görebilirdim; burada ise elimin altında. yanıma tesco’dan kaptığım bir meal deal ve mataramı alıp üzerinden rotamı çiziyorum. yolda karşılaştığım her yabancının o samimi morning ya da lovely weather isn't it selamı insanı bir topluluğun parçası gibi hissettiriyor. sanki her şey bir (bkz: ) gibi ruhu dinlendiriyor ama buranın o nemli, yosun tutmuş taş duvarlı köyleri çok daha masalsı bir hava katıyor. günün sonunda bir köy pub'ında soluklanıp yerel bir bira eşliğinde ayaklarını uzatmanın keyfi paha biçilemez. bu ülkenin en çok takdir ettiğim yanı, doğayı korumayı ve onu herkesin erişimine sunmayı bir yaşam biçimi haline getirmiş olmaları. benim için buraya alışma sürecindeki en büyük sürpriz bu dinginlik oldu.
kerem seyyah21 Eyl 2026 17:45