kanada'da sosyal hayatın yüzeyselliği ve gurbet hissi
toronto'da dördüncü yılımı bitirirken hala alışamadığım en ağır şey bu galiba. yazın her şey bir nebze daha katlanılabilir, millet parklarda, trinity bellwoods taraflarında dolanıyor ama kış gelip saat dörtte hava kararınca sanki dünya üzerime yıkılıyor. ofisten çıkıyorum, union station ana baba günü ama herkes robot gibi bir yerlere yetişme derdinde, kimsenin yüzünde o bildiğimiz insani sıcaklık yok. o etkinliklerinde "we should grab a coffee sometime" diyen tiplerin aslında o kahveyi asla içmeyeceğini öğrenmem iki yılımı aldı. burada sosyallik dediğin şey aylar öncesinden takvimine işlenen bir randevudan ibaret. türkiye'deki gibi "hadi gel bir çay içelim" diye çat kapı kimseye gidemezsin, gitsen de kapıda kalırsın muhtemelen. bazen mississauga'daki o ruhsuz müstakil evlerin arasından arabayla geçerken kendimi (bkz: ) başlığındaki yorumları okurken buluyorum, galiba kuzey yarımküredeki gurbetçilerin ortak kaderi bu. samimiyetin yerini ve aşırı nezaket almış. herkes çok nazik ama kimseyle gerçekten dost olamıyorsun, derinleşemiyorsun. geçen akşam ttc'de eve dönerken camdaki yansımama baktım da, gurbet dediğin şey tam olarak o anın içinde gizliymiş; etrafın insan dolu ama konuşacak tek bir gerçek ruh yok. insan bazen bir akşamüstü kadıköy'de plansızca oturduğu o masaları, o gürültülü ama gerçek dertleşmeleri özlüyor. burada her şey çok steril, her şey çok planlı. sizin de böyle kalabalıklar içinde tek başınıza kaldığınızı hissettiğiniz, o meşhur kanada nezaketinin duvarlarına çarptığınız anlar oluyor mu?
kackini reis10 Eyl 2026 12:55