hollanda'da bir pazar sabahı veluwe'de kaybolmak
hollanda denince akla hep o düz ayak şehirler, kanallar geliyor ama arnavut kaldırımlı sokaklardan sıkılıp kendimi milli parkına attığım o ilk günü unutamam. amsterdam'ın o turist hengamesinden çıkıp trenle arnhem tarafına geçmek bile başlı başına bir terapi gibi. parkın girişinde o meşhur yani beyaz bisikletlerden birini altına çekip uçsuz bucaksız bir düzlükte pedallamaya başladığında insan gerçekten yaşadığını hissediyor. türkiye'de alışık olduğumuz o heybetli, sarp dağlar yok burada ama o kumulların, ormanların ve mor fundalıkların arasından geçerken insana garip bir dinginlik çöküyor. sanki zaman yavaşlıyor. bir ara bisikleti kenara bırakıp bahçesinde devasa heykellerin arasında yürüdüm; sanatla doğanın bu kadar iç içe geçtiği çok az yer görmüşümdür. yolda giderken bir geyik sürüsüne denk gelmek ya da sadece rüzgarın sesini duymak, (bkz: ) gibi küçük ama hayatın kalitesini artıran detaylardan biri. burada insan vakit geçirmek için avm'lere tıkılmak zorunda değil; şehrin hemen dibinde böyle bir vahaya sahip olmak lüksün tanımı benim için. yanıma bir termos kahve ve albert heijn'dan aldığım bir paket stroopwafel almıştım, bir ağacın altına çöküp onları yerken iyi ki buradayım dedim. bazen sadece rotasızca sürmek, nereye varacağını düşünmeden o yeşilliğin içinde kaybolmak en büyük lüksmüş, bunu burada öğrendim. her seferinde başka bir patika, başka bir gölet keşfediyorum. insanın ruhu dinleniyor resmen.
onur golgesi21 Eki 2026 10:47