ingiltere'de sosyal hayatın sığlığı ve gurbet hasreti

burada beşinci senem bitiyor ama bazen kendimi hala ilk günkü kadar yabancı hissettiğim anlar oluyor. özellikle londra gibi bir yerde binlerce insanın içinde yaşayıp akşam zone 2'deki evine döndüğünde o derin sessizlikle yüzleşmek çok başka bir keder. ingilizlerin o meşhur mevzusu ilk başlarda çok tatlı geliyordu; sainsbury's kasasında 'how are you love?' denmesi, her kapı açana 'cheers mate' denmesi falan insanı bir topluluğa aitmiş gibi hissettiriyor. ama sonra fark ediyorsun ki o aşırı nazik duvarı aşıp da birinin evine gerçekten kahve içmeye veya akşam yemeğine davet edilmen aylar, bazen yıllar alıyor. geçen hafta angel taraflarında bir pub çıkışı herkes 'see you later' diyip dağılırken öylece kaldım kaldırımda. bizdeki o spontane akşam oturmalarını, bir telefonla 'müsait misin geliyoruz' demeyi falan acayip özledim. burada her şey randevulu, her şey haftalar öncesinden ile ayarlanıyor. sosyal hayatın kalbi üzerinden dönüyor evet ama o da bir yere kadar. üç pint sonrası dönen o 'en yakın arkadaşız' muhabbetleri ertesi sabah e-postalara veya resmiyet kokan mesajlara dönüştüğünde insanın hevesi kursağında kalıyor. (bkz: ) başlığını okuyunca coğrafya değişse de kuzey avrupa'daki o 'mesafeli nezaket' sorununun baki olduğunu anladım. bu duyguyu sadece yaşayan bilir, o iç burkan sıla hasreti puslu havayla birleşince bazen çekilmez oluyor. siz bu bariyeri aşmak için özel bir taktik geliştirdiniz mi yoksa hepimiz bu 'nazik yalnızlığa' mahkum muyuz?
asli gurbetci26 Eyl 2026 10:11