almanya'da plansız hafta sonu gezilerinin tadı
geçen hafta sonu cebimde ile sabahın köründe münih'ten kalkıp bavyera'nın içlerine, regensburg taraflarına doğru bir yolculuğa çıktım. almanya'da yaşamanın en sevdiğim yanı bu; bir trene atlayıp kırk beş dakika sonra kendimi bambaşka bir yüzyılda veya devasa bir ormanın ortasında bulabiliyorum. regensburg'un o daracık sokaklarında kaybolurken tesadüfen girdiğim bir fırından aldığım sıcak brezel ile tuna nehri kenarına inmek, hayatın koşturmacasını bir anlığına tamamen unutturuyor.
özellikle büyük şehirlerin o kaotik yapısından sonra doğanın yaşamın her yerine bu kadar entegre olması insanı gerçekten dinlendiriyor. berlin'in ortasındaki tiergarten'dan tutun, münih'teki englischer garten'a kadar her yer nefes alıyor. ama asıl olay bence kültürü. her yer o kadar güzel işaretlenmiş ki, elinizde profesyonel bir harita olmadan bile orman yollarında kilometrelerce yürüyüp sonunda bir göl kenarında soluklanabiliyorsunuz. bazen bir re treninde giderken camdan gördüğüm bir kaleye veya bir göle bakıp bir sonraki durakta iniveriyorum, o keşif hissi paha biçilemez.
bir de bu seyahatlerde karşılaşılan o küçük köylerin samimiyeti var. her evin önünde saksı saksı çiçekler, tertemiz sokaklar ve tanımadığınız insanların bile 'hallo' diyerek içtenlikle selam vermesi insanı iyi hissettiriyor. vize dertleri, bürokrasi falan derken bazen burada olmanın asıl güzelliklerini kaçırıyoruz gibi geliyor bana. (bkz: ) gibi sosyal katmanlar da işin içine girince, insan bu düzenin ve huzurun bir parçası olduğunu daha çok hissediyor. diye de küçük bir not düşeyim. her yeni yeri keşfettiğimde, doğaya ve tarihe gösterilen bu saygıya olan hayranlığım bir kat daha artıyor. benim için buradaki en büyük lüks bu sessiz ve huzurlu keşif anları.
nereden nereye18 Eki 2026 06:23