amerika'da gurbet hasreti ve sosyal hayat

buraya geleli neredeyse altı yıl oldu ama hala pazar akşamları o garip boşluk hissini üzerimden atamadım. hani türkiye'deyken hadi bi' çay içelim deyip on dakikada sokağa fırladığımız o plansız hayat var ya, burada o işler tam bir ütopya. her şey üzerinden dönüyor resmen. bir arkadaşımla kahve içmek için iki hafta önceden randevulaşmak zorunda kalmak insanın canını bazen fena sıkıyor. özellikle banliyölerde yaşıyorsanız, kapıdan çıktığınız an sizi koca bir ıssızlık karşılıyor. kaldırım bile olmayan o geniş caddelerde yürürken kendimi post-apokaliptik bir filmde gibi hissediyorum bazen. en yakın bile arabayla on dakika mesafedeyse, insanın mahalle kültürü arayışı hayal kırıklığıyla sonuçlanıyor haliyle. (bkz: ) diyenlere bazen gıptayla bakıyorum, belki de ben doğru eyaleti veya mahalleyi bulamadım. amerika nezaketi dedikleri şey çok tatlı, kasasındaki çocukla beş dakika havadan sudan konuşuyorsun, sana günün nasıl geçtiğini soruyor ama o kapıdan çıktığın an yine koca bir yalnızlık. türkiye'deki o kaotik ama samimi sosyal ortamı özlemeyeceğim derdim hep ama zamanı herkes kendi ailesine çekilince, sokakların o hayalet şehir halini görünce insan benim burada ne işim var diye sormadan edemiyor. bazen sırf insan sesi duymak için gruplarına katılıyorum ama çoğu zaman o konuşmalar da profesyonel bir ağ kurma çabasından öteye gidemiyor. gurbet hasreti dediğin şey sadece yemekleri özlemek değilmiş; o plansızlığın getirdiği o rastgele samimiyeti özlemekmiş. siz de benzer bir yalnızlık döngüsünde misiniz yoksa ben mi fazla dramatikleşiyorum?
ozani seyyah29 Eki 2026 11:45