ingiltere'de hafta sonu trenle doğaya kaçma lüksü
ingiltere'ye gelmeden önce buranın bu kadar yeşil ve bu kadar "yürünebilir" bir yer olduğunu tahmin etmemiştim. manchester'ın o bazen boğucu olan gri havasından ve sanayi kalıntılarından bir saat içinde uzaklaşıp kendimi sınırları içinde, yemyeşil tepelerin arasında bulmak hala mucize gibi geliyor. geçen pazar günü edale tren istasyonunda indim, o anki o sessizlik ve ciğerlere dolan o tertemiz hava insana cidden yaşadığını hissettiriyor.
burada en sevdiğim şey kültürü. birinin tarlasından, özel mülkünden geçiyor olsanız bile o belirlenmiş patikada yürüme hakkınızın olması muazzam bir özgürlük hissi. koyunların yanından geçiyorsun, taş duvarların üzerinden atlıyorsun, bazen karşına yüzyıllık bir taş köy çıkıyor. mam tor tepesine çıktığımda sislerin arasından vadiyi izlemek, o tepedeki rüzgarı yemek tüm hafta içi stresini alıp götürdü. yanımda termosla çayımı, marketten aldığım paketimi götürmüştüm; en pahalı restoranda yiyemeyeceğim kadar keyifli bir öğle yemeği oldu doğrusu.
yolda karşılaştığın insanların birbirine gülümsesi, o şehirdeki mesafeli tavrın bir anda kırılıp yerini "morning" veya "alright?" selamlaşmalarına bırakması çok samimi. seyahat etmek için illa uçak bileti alıp uzaklara gitmeye gerek olmadığını buradaki gelişmiş tren ağları ve işaretlenmiş yürüyüş rotaları sayesinde anladım. kendimi bazen bir jane austen romanında veya (bkz: ) başlığında anlatılan o huzurlu köylerin içinde hissediyorum. özellikle koruması altındaki alanlar o kadar bakımlı ki, insan imrenmeden edemiyor. türkiye'deyken doğaya ulaşmak için genellikle araba şarttı, burada ise sadece sırt çantanı alıp en yakın istasyona gitmen yetiyor. bu erişilebilirlik ve doğaya duyulan o kolektif saygı sanırım adada yaşamaya dair en çok sevdiğim şeylerin başında geliyor.
kubilay abi19 Eyl 2026 09:32