amerika'da sosyal hayatın kısırlığı ve bitmeyen mesafeler

buraya geleli neredeyse altı yıl oldu ama hala şu pazar akşamları çöken o meşhur boşluk hissini aşamadım. houston'ın dedikleri o uçsuz bucaksız tek katlı evlerden oluşan mahallelerinde yaşarken insan gerçekten sosyal bir varlık olduğunu unutuyor. bir bardak çay içmeye, iki kelam etmeye gideceğin arkadaşın en az 45 dakika sürüş mesafesinde. o yolu göze alsan bile herkes o kadar planlı ve yoğun ki, iki hafta önceden randevulaşmadan kimsenin kapısını çalamıyorsun. en çok da şu mevzusu yoruyor beni. heb ya da whole foods kasasında "hi, how are you today?" diye sorulunca insanın içinden "valla memleketi özledim, yalnızlıktan daraldım" demek geliyor ama sadece "good, how about you?" diyip geçiyorsun. her şey çok yüzeysel, çok paketlenmiş geliyor bazen. akşamları dışarı çıkayım desen, hani türkiye'deki gibi bir sokağa çıkayım da hareket göreyim durumu yok. her yer otopark, her yer devasa otoyol. (bkz: ) falan diyorlar ama o da senede bir kere ya oluyor ya olmuyor. insan bazen sadece bir vapurun sesini, martı gürültüsünü ya da mahalle kahvesindeki o bitmek bilmeyen tavla sesini özlüyor. buradaki sosyal hayat genelde iş çıkışı birer bira içmekten ibaret kalıyor, o da hep bir yere yetişme telaşıyla geçiyor. gerçek bir bağ kurmak, çocukluk arkadaşınla susarak bile anlaşmak gibi lükslerin yok burada. gurbet hasreti dedikleri şey sadece aile özlemi değilmiş, o kolektif yaşamın getirdiği o "ait olma" hissinin yokluğuymuş. benim gibi bu mesafeler ve yapay nezaket arasında boğulan başkaları da var mı merak ediyorum. siz bu yalnızlık hissiyle nasıl başa çıkıyorsunuz ya da ben mi fazla melankolikleştim bu ara?
cipher cipher19 Eki 2026 10:31