ingiltere'de gurbet hasreti ve sosyal hayat

buraya geleli neredeyse altı sene oldu, ilk zamanların o her şeyi yeni keşfetme heyecanı geçince insan o meşhur ingiliz grisiyle baş başa kalıyor. dışarıdan bakınca haftada üç gün pub'a gitmek, her köşe başında bir sosyal etkinlik olması çok havalı duruyor ama o kalabalığın içindeki o derin yalnızlık hissini buraya yerleşmeden anlamak zormuş. ingilizlerin o meşhur kültürü bir noktadan sonra insanı yoruyor. herkesle çok nazik, mesafeli ve aşırı kibar bir iletişim içindesin ama o samimiyet bariyerini aşmak bazen yıllar alıyor. türkiye'deki o plansız, çat kapı gelişen akşam oturmalarını, 'hadi gel bir çay içelim' demenin o hesapsızlığını çok özlüyorum. burada her şey haftalar öncesinden takvime işlenmek zorunda. arkadaşınla bir bira içmek için üzerinden toplantı set eder gibi plan yapıyorsun. bazen canım çok sıkıldığında, londra'nın o bitmek bilmeyen yolculuklarından birinde camdan dışarı bakarken kendimi kadıköy'deki bir vapur seferini hayal ederken buluyorum. hani (bkz: ) falan diyoruz, evet o akşamlar biraz kafa dağıtıyor, iki gülüp eğleniyoruz ama gece saat 11'de o sessiz sokağa girip anahtarı çevirdiğinde o gurbet hissi yine tam göğsünün ortasına oturuyor. özellikle o bitmek bilmeyen karanlık kış günlerinde, hava saat 4'te karardığında insan daha çok sorguluyor. yalan yok, bazen markette reyonları arasında gezerken sadece tanıdık bir ses, bir sıcaklık arıyor gözlerim. her şeyin bu kadar sistemli ama bir o kadar da mekanik olması bazen boğucu geliyor. siz bu 'sosyalleşmiş gibi görünüp aslında yalnız hissetme' haliyle nasıl başa çıkıyorsunuz? ya da bu sadece benim gibi bir türlü tam 'british' olamamışların derdi mi?
kubilay abi22 Eki 2026 09:56