hollanda'da gurbet hasreti ve bitmeyen ajanda çılgınlığı

utrecht'te dört yılı bitirdim ama hala şu cuma akşamları gelen o boğaz düğümlenmesine alışamadım. dışarıda o meşhur yatay yağan yağmur, albert heijn'dan aldığım hazır stamppot'u mikrodalgada ısıtırken "ulan şimdi beşiktaş'ta olsam" diye başlıyor film şeridi. hollanda'nın düzenine, trenlerin dakikliğine, kanalların güzelliğine lafım yok ama kültürü beni bitirdi. geçen hafta samimi olduğum bir hollandalı iş arkadaşımı kahveye çağırdım, adam ajandasını çıkarıp "bakayım, üç hafta sonra salı akşamı 19:30 uygun" dedi. ulan alt tarafı bir kahve içip iki lafın belini kıracağız, ameliyat randevusu almıyoruz ki. bu dedikleri o sıcak ortamı yakalamak için bile aylar öncesinden plan yapmak gerekiyor. bizim o "müsait misin, aşağıdayım" demelerimiz burada resmen terör saldırısı etkisi yaratıyor. en çok da (bkz: ) durumu vuruyor insanı. her şey o kadar planlı, o kadar rasyonel ki duygulara yer kalmamış gibi. bazen sadece plansızca, sadece özlediğim için birine sarılmak istiyorum ama herkesin haftalık yemek menüsü bile belli. bu steril hayatın içinde bazen boğulacak gibi oluyorum. gurbet dediğin şey sadece vatan hasreti değilmiş, o plansızlığın, o "hadi geliyoruz" samimiyetinin hasretiymiş. sizde de durumlar böyle mi yoksa ben mi fazla duygusal yaklaşıyorum bu düzene? siz bu duvarı nasıl aşıyorsunuz merak ediyorum doğrusu.
bahar kedisi14 Eki 2026 08:55