ingiltere'de doğayla baş başa kalmanın o eşsiz huzuru
manchester'a taşınalı yaklaşık beş yıl oldu. bazen o gri gökyüzü ve bitmeyen yağmur insanı boğacak gibi olsa da, ile sadece kırk dakikada ulaşılan gibi yerler bu ülkeye neden aşık olduğumu hatırlatıyor. geçen cumartesi sabahı piccadilly'den trene binip edale istasyonunda indim. o andan itibaren her şey değişti. istasyondan çıktığın an karşına çıkan o devasa yeşil tepeler, taş duvarlarla örülü tarlalar ve her yerden fırlayan koyunlar sanki bir film setindeymişsin hissi veriyor. ingiltere'de doğada vakit geçirmek sadece bir spor değil, bir yaşam tarzı. ayağında ile çamurlara bata çıka yürürken yanından geçen yetmiş yaşındaki insanların enerjisini görünce hayran kalmamak elde değil. mam tor tepesi'ne tırmanıp o rüzgarı yüzünde hissetmek, aşağıdaki vadinin o sonsuz yeşilliğini izlemek insanın zihnini tertemiz yapıyor. o meşhur rambling kültürü sayesinde her yer yürüyüş rotalarıyla dolu, kaybolma derdi yok. yürüyüş sonrası o yorgunlukla köydeki küçük bir pub'a sığınıp şömine karşısında bir şeyler içmek ise günün en güzel ödülü. o çamurlu botlarla içeri girmenin hiç yadırganmadığı, köpeklerin masaların altında uyukladığı o salaş ama sıcak atmosfer, bana buranın gerçek ruhunu hissettiriyor. hani (bkz: ) gibi başlıklar altında konuştuğumuz o samimiyet buralarda çok daha saf bir formda yaşanıyor. keşfettikçe anlıyorum ki, bu ülkenin asıl güzelliği şehir merkezlerinin ışıltısında değil, o sisli tepelerin ve sessiz vadilerin arasına gizlenmiş köylerinde yatıyor. her döndüğümde kendimi biraz daha buraya ait hissediyorum.
asli efsanesi16 Eki 2026 00:11