peak district'in o insana iyi gelen yeşili ve sessizliği
londra'nın o bitmek bilmeyen keşmekeşinden veya manchester'ın gri binalarından bunalıp kendimi tren raylarına attığımda hissettiğim o ferahlık hissini başka çok az şeyde buluyorum. geçen hafta sonu sırf kafa dağıtmak için atladım piccadilly'den trene, hedefim üzerindeki o minik duraklardan biriydi. edale durağında indiğim an o nemli, taze toprak kokusu burnuma çalındığında "işte bu ya" dedim içimden. ingiltere'de şehirlerin griliği ne kadar baskınsa, kırsalın o derin yeşili de bir o kadar davetkar. yanımda sadece eski bir sırt çantası ve ayağımda çamurlanmaya hazır vardı. herhangi bir rota çizmeden, sadece tabelaları takip ederek üzerinden tepelere tırmanmaya başladım. etrafta sadece koyunların meleşmesi ve rüzgarın sesi var. o an ne iş stresi kalıyor ne de bir sonraki ayın kirasını düşünme derdi. yolun sonunda ulaştığım o minik köy pub'ında şömine karşısında bir pilsner yudumlarken, etrafımdaki insanların o telaşsız hallerini izlemek bile büyük bir lüks. kimse sizi tanımıyor ama herkes bir "hello" ya da "lovely weather, isn't it?" diyerek gülümsüyor. (bkz: ) gerçekten de insanın ruhunu dinlendiriyor. bu ülkeye gelip sadece büyük şehirlerde tıkılıp kalanlara çok üzülüyorum; gerçek ingiltere bence o yosun tutmuş taş duvarların ve bitmek bilmeyen yeşil tepelerin arasında gizli. eve dönerken trende hissettiğim o tatlı yorgunluk her şeye değdiğini hissettiriyor. her göçmenin arada bir böyle kaçışlara kesinlikle ihtiyacı var.
umut liverpool10 Eki 2026 14:23