hollanda'da bisikletle kaybolmanın dayanılmaz hafifliği

geçen pazar günü canım çok sıkılmıştı, utrecht tarafındaki evden çıktım. planım sadece yarım saat turlamaktı ama kendimi bir anda tabelalarını takip ederken buldum. bu ülkenin en sevdiğim yanı bu; hiçbir yere yetişme derdin olmadan, sadece o beyaz-yeşil tabelaları izleyerek ormanların, kanalların içinden geçip bambaşka bir kasabaya çıkabiliyorsun. hoge veluwe tarafına doğru sürdüm. o kadar sessiz ki, sadece tekerleğin asfaltta çıkardığı ses ve kuş cıvıltıları var. türkiye’de yaşarken doğaya çıkmak demek genellikle mangal dumanı ve gürültü demekti ama burada yani sessizlik bölgesi denen yerler var. insan gerçekten ruhunun dinlendiğini hissediyor. yol üstünde tesadüfen civarında durdum, o mor fundalıklar çiçek açmış, manzara inanılmazdı. bir de yolların kalitesi insanı şaşırtıyor. ormanın göbeğinde bile asfalt jilet gibi. yolun ortasında durup bir tabelası görüp daldım içeri; elmalı tarçınlı dev bir krep yedim, yanında da taze nane çayı . yan masada seksen yaşında iki teyze taytlarını çekmiş, elektrikli bisikletleriyle 50 kilometre yaptıklarını anlatıyorlardı. bu yaşama sevinci, bu aktif hayat tarzı insana gerçekten iyi ki gelmişim dedirtiyor. akşama doğru eve dönerken tren istasyonunda bisikletlerini trene atanları gördükçe bu lojistik kolaylığın lüksünü bir kez daha anladım. (bkz: ) falan güzel ama şu doğayla iç içe olma, her yerin birbirine bisikletle bağlanma mevzusu benim için bu ülkenin en büyük artısı. bazen sadece rotasız gitmek, nerede duracağını bilmemek en büyük terapi oluyor.
kubilay asisi17 Eki 2026 11:23