kanada doğasının insanı her seferinde şaşırtması
buraya ilk geldiğimde toronto'nun beton yığınından ibaret olduğunu sanmıştım ama şehirden sadece iki saat uzaklaşınca bambaşka bir dünyaya düşmek hala en büyük lüksüm. geçen hafta sonu bruce peninsula tarafına kaçtık, o meşhur mağarasının olduğu taraflar. suyun o turkuaz rengini görünce insan gerçekten "ben neredeyim?" diyor. türkiye'de ege'de, akdeniz'de çok güzel koylar gördüm ama buradaki vahşi doğa hissi çok farklı. her yer o kadar bakir ve korunmuş ki, insanın ruhu dinleniyor. girişte o meşhur kartını okutup içeri daldığın an o medeniyet gürültüsü bıçak gibi kesiliyor. yollarda geyiklerin veya bazen uzaktan bir ayının salına salına geçişine şahit olmak, o dokusunun bozulmamış olması insana doğanın bir parçası olduğunu hatırlatıyor. yollardaki noktalarında durup kilometrelerce uzanan çam ormanlarına bakarken içimdeki tüm o göçmenlik yorgunluğu, iş güç stresi uçup gidiyor. bazen hafta sonu sadece kamp yapmak için tarafına gidiyoruz, telefonun çekmediği o sessizlikte kanoyla gölün ortasına açılmak resmen bedava terapi. (bkz: ) başlığında anlatılan o sosyal devlet hissinin aynısını doğaya verdikleri değerde de görüyorsunuz. her şey o kadar düzenli, parkurlar o kadar temiz ki. insan bu kadar devasa bir coğrafyada kendini hem küçücük hem de çok özgür hissediyor. sanırım buraya alışmamı sağlayan en büyük şey bu sınırsız keşfetme alanı oldu. bazen sadece bir göl kenarında oturup rüzgarı dinlemek bile buradaki tüm o adaptasyon sürecine değdiğini hissettiriyor.
angel ember29 Eki 2026 18:45