toronto'dan algonquin park'a uzanan huzur yolculuğu

buraya ilk geldiğimde her yerin gökdelen ve beton olduğunu sanmıştım ama şehirden sadece üç saat uzaklaşınca başka bir evrene geçmek inanılmaz bir his. geçen hafta sonu turo üzerinden bir araba kiralayıp algonquin provincial park'a doğru yola çıktım, hala etkisinden çıkamıyorum. sabahın 5'inde yola çıkıp highway 400 üzerinden yukarı tırmanırken sisli çam ormanlarının arasından güneşin doğuşunu izlemek, o sessizlikte insanın kendi düşüncelerini duyması paha biçilemezdi. girişteki işini halledip canoe lake kıyısına indiğimde doğanın o heybeti karşısında nutkum tutuldu. türkiye'de kamp yaparken hep bir kalabalık, bir gürültü olurdu; burada ise sadece kürek sesi ve ara sıra öten loon kuşlarının o kendine has çığlığı var. insanı en çok şaşırtan şey bu devasa vahşi doğanın inanılmaz bir sistemle yönetilmesi. yollar tertemiz, tabelalar net, ayı kutuları her yerde. yanıma aldığım sandviçleri yerken parkurlarını denedim; kanoyu sırtlanıp bir gölden diğerine orman içinden yürümek fiziksel olarak yorsa da ulaştığın o bakir koyları görünce her şeye değiyor. bu arada gitmeden önce (bkz: ) üzerinden ücretsiz park giriş kartı kovalamıştım ama sıra gelmeyince günlük ödememi yapıp girdim, doğaya giden her kuruşuna helal olsun. dönüş yolunda huntsville tarafında durup bir kahve içtim, o küçük kasaba samimiyeti ve insanların durduk yere selam vermesi insanın ruhunu dinlendiriyor. kanada'nın en sevdiğim yanı bu işte; dünyanın en modern şehirlerinden birinde yaşarken, birkaç saat içinde medeniyetten tamamen kopup gerçek bir vahşi doğanın kucağına düşebiliyorsun. eve döndüğümde üzerimdeki o çam kokusu ve zihnimdeki dinginlik bana bir ay yeter.
bahar munzevi15 Eki 2026 15:10