hollanda'da gurbet hasreti ve sosyal hayat
buraya geleli neredeyse beş yıl oldu, hala o içimdeki boşluğu tam manasıyla doldurabilmiş değilim. utrecht'te kanal kenarında yürürken veya bisikletle işe giderken her şey çok estetik, her şey çok düzenli ama o ruhu yakalamak çok zor. en çok koyan şey de o meşhur ajanda kültürü. bir arkadaşımla, hatta en yakın dediğim hollandalı dostumla bile iki hafta sonrasına yapmadan görüşemiyoruz. türkiye'deki o çat kapı gitmeler, "hadi akşam bize gel de bir çay içelim" demeler burada resmen bir ütopya.
sosyal hayat dedikleri şey genellikle iş çıkışı gidilen etkinliklerinden ibaret kalıyor. birer kadeh bira, yanında biraz bitterballen ve yüzeysel bir muhabbet... saat tam 19:00 olduğunda herkes akşam yemeği için evine dağılıyor. o samimiyetin, o derinliğin eksikliğini her kış akşamında albert heijn'den aldığım hazır stamppot'u mikrodalgaya atarken daha çok hissediyorum. gri gökyüzü haftalarca gitmeyince insan gerçekten "ben neden buradayım?" diye sorguluyor. (bkz: ) başlığında da benzer şeyler okunuyor ama avrupa'nın göbeğinde bu kadar bireysel bir hayatın içinde savrulmak bazen çok ağır geliyor.
sosyal çevre edinmek için tenis kulüplerine yazıldım, meetup gruplarına katıldım ama kurulan bağlar hep bir noktada tıkanıyor. o "bizden biri" hissini yakalamak imkansıza yakın. aranızda bu gurbet hüznünü yıllardır aşamayan, her pazar akşamı o tanıdık melankoliyle baş başa kalan var mı? yoksa ben mi hala buranın ritmine ayak uyduramadım, merak ediyorum.
asli kopegi24 Eki 2026 07:16