ingiltere'de peak district'in o yeşilinde kaybolmak
manchester'ın o gri gökyüzünden bunalıp piccadilly istasyonu'na kendimi attığım bir cumartesi sabahı keşfettiğim bir olay bu. sadece "hope valley line" hattına binip rastgele bir durakta inmeyi kafaya koymuştum. edale durağında indim, hani şu meşhur başlangıcı olan yer. türkiye'de olsa "burası özel mülk mü acaba?" diye çekineceğin her yerin aslında bir olduğunu ve kimsenin sana "hoop hemşerim nereye" demediğini görmek hala beni şaşırtıyor ve mutlu ediyor. tepelere doğru tırmandıkça o meşhur ingiliz yeşilinin her tonunu görüyorsun. yanımda sadece bir sandviç ve sızdıran bir matara vardı ama o tepedeki rüzgarın sesi, aşağıda otlayan koyunların çan sesiyle birleşince insanın bütün haftalık stresi uçup gidiyor. dert tasa ne varsa hepsi o vadiye bakarken eriyor resmen. bir de bu işin en güzel tarafı, yolun sonunda mutlaka bir köy pub'ına çıkıyor olman. castleton taraflarına kadar yürüyüp, bacaklarım titrerken kendimi rastgele bir pub'a atıp yanan şöminenin yanında bir içmek, işte o an "iyi ki buradayım" dedirtiyor. ingilizlerin o mesafeli duruşu doğada tamamen kırılıyor. yolda karşılaştığın her teyze, her amca mutlaka "morning" veya "lovely day, isn't it?" diye selam veriyor. sanki herkes gizli bir anlaşma yapmış gibi o anın tadını çıkarıyor. . hani bazen (bkz: ) diye hayıflanıyoruz ya, işte o kısırlık bu yürüyüş rotalarında yerini muazzam bir topluluk hissine bırakıyor. büyük şehirlerin kaosundan sonra bu sessizlik ve doğanın içine bu kadar kolay dahil olabilmek paha biçilemez.
hoca bulamadim21 Eyl 2026 09:41