hollanda'da sosyal hayatın sığlığı ve gurbet hasreti
buraya geleli dört sene oldu ama her kasım ayı geldiğinde o iç daralması bir türlü gitmiyor. utrecht'te kanal kenarında yürürken etrafın ne kadar güzel olduğu gerçeğiyle, o güzelliğin içinde kimsenin seni gerçekten beklemiyor olması arasındaki o garip uçurum çok derin. hollanda'da sosyal hayat dediğin şey yani randevu kültürü üzerine kurulu. iş arkadaşına "hadi akşam bir şeyler içelim" diyorsun, telefonunu çıkarıp üç hafta sonrasına bakıyor. o anki samimiyet enerjin sönüp gidiyor zaten. bazen albert heijn'den çıkıp eve dönerken, o bitmeyen yağmurun altında bisiklet sürerken "ne yapıyorum ben burada?" diye sormadan edemiyorum. tam alışmışım diyorum, mahalledeki (bkz: ) ortamlarına giriyorum ama konuşmalar her zaman evin yalıtımı, bisiklet yollarının kalitesi veya iş yeri verimliliği ekseninde dönüyor. türkiye'deki o çat kapı misafirliklerin, plansız akşam çaylarının yerini asla tutmuyor. geçen pazar akşamı sadece bir tanıdık ses duymak, iki lafın belini kırmak istedim ama herkesin kendi fanusunda, o loş ışıklı pencerelerin arkasında kusursuz bir düzen içinde yaşadığını bilmek daha da yalnız hissettirdi. gurbet hasreti dediğin şey sadece memleket özlemi değil, aslında aidiyet hissinin o sığ sosyal ilişkiler içinde yavaş yavaş eriyip gitmesiymiş. benim gibi yıllardır burada olup, kariyeri ve düzeni yerindeyken bile hala kalbi bir akşamüstü balkon sohbetinde kalan var mı? insan bazen sadece planlanmamış bir sıcaklık arıyor.
gezgini tayfasi25 Eyl 2026 01:04