ingiltere kırsalında kaybolmanın huzuru

londra'nın o bitmek bilmeyen keşmekeşinden, tüp kalabalığından kaçıp kendimi ilk kez peak district taraflarına attığımda hissettiğim o "tamam ya, yaşanır burada" hissini unutamam. bizim türkiye'deki yayla kültürü gibi ama daha düzenli, her yerin yemyeşil olduğu ve o meşhur tabelalarını takip ederek kimsenin özel mülküne girmeden kilometrelerce yürüyebildiğin bir düzen. geçen hafta sonu castleton taraflarındaydım. national rail sağ olsun, sabah erkenden binip öğlene doğru o taş evlerin arasındaydım bile. yanıma bir tane barbour ceket, ayağıma da sağlam bir bot çektim mi benden kralı yok. o tepelere tırmanırken karşına çıkan koyun sürüleri, taş duvarlar ve bulutların yere bu kadar yakın olması insanı gerçekten rehabilite ediyor. yolun sonunda o yorgunlukla girdiğim küçük bir köy pub'ında ateşin başında içtiğim bir bardak yerel ale her şeye değiyor. insanlar burada yürüyüşü bir spor değil, bir yaşam biçimi haline getirmişler. yetmiş yaşında teyzelerin elinde profesyonel batonlar, sırtında çantalarla karşına çıkması çok motive edici. bazen rotadan sapıp (bkz: ) tadında tesadüfi sohbetlere dalmak, yerel halktan "şu tepeyi aşarsan en iyi manzarayı görürsün" tavsiyesi almak paha biçilemez. şehirde o soğuk görünen ingilizlerin doğada nasıl birer pamuk şekerine dönüştüğünü görmek gerçekten şaşırtıcı. yeni bir şehre veya köye gittiğimde o "burada ne varmış?" merakı hiç bitmiyor. her köşe başında yüzyıllık bir kilise, önünde bakımlı bir bahçe. stresli bir iş haftasından sonra bu yeşillik ve sessizlik insanın ruhunu gerçekten tazeliyor. buraya taşındığımdan beri kendime yaptığım en büyük iyilik bir aboneliği alıp her hafta sonu haritadan rastgele bir rota seçmek oldu sanırım.
buse liverpool18 Eki 2026 11:25