ingiltere'de public footpath tabelalarını takip etmek
londra'nın o bitmek bilmeyen kalabalığından ve çilesinden kaçıp kendimi bir cumartesi sabahı taraflarına attığımda anladım bu ülkenin asıl ruhunun nerede olduğunu. elinde sadece bir telefon ve çevredeki o minik sarı oklar, yani meşhur tabelalarıyla kilometrelerce yol yürüyebilmek inanılmaz bir özgürlük hissi. türkiye'de alışmışız her yerin çitlerle çevrili olmasına, 'girilmez' tabelalarına. burada ise bir çiftçinin bahçesinden, koyunların tam ortasından geçip gidiyorsun. ilk seferinde 'lan biri tüfekle çıkıp kovalar mı' diye bir tedirgin olmuştum ama tam tersine, çamurlu botlarıyla yanından geçen yaşlı bir teyzenin 'lovely day isn't it?' demesiyle o tüm gurbet gerginliğim dağılıverdi. edale'den başlayıp o dik yokuşları tırmandıktan sonra ulaşılan o manzara, o sisli ama huzurlu hava insanı gerçekten yeniliyor. yürüyüşün sonunda o yorgunlukla bir köy pub'ına sığınıp şömine karşısında yemek ya da sadece yerel bir bira içmek bu kültürün en sevdiğim yanı oldu sanırım. (bkz: ) belki daha düz ayak bir deneyimdir ama buradaki o inişli çıkışlı, bazen yağmurlu ama her zaman yeşil yolların tadı başka. doğanın bu kadar korunmuş olması ve en önemlisi 'herkesin' erişimine açık olması medeniyet dediğin şeyin tam da bu olduğunu hissettiriyor. her hafta sonu yeni bir patika, yeni bir köy keşfetmek buradaki yaşantımın en büyük motivasyon kaynağı haline geldi.
kaan dede3 Eki 2026 01:03