amerika'da gurbet hasreti ve sosyal hayat
yıllardır california'da yaşayan biri olarak şunu söyleyebilirim ki, buradaki gurbet hasreti insanın burnunda tüten tütsü gibi değil, daha çok damarlarında dolaşan o sinsi soğukluk gibi. türkiye'deki o kendiliğinden gelişen, "hadi akşam çaya geliyoruz" samimiyetini mumla aratıyor bu coğrafya. amerika'da sosyal hayat dediğin şey tamamen ajanda üzerinden dönüyor; iki hafta önceden randevulaşmadan en yakın arkadaşınla bile bir kahve içemiyorsun. en çok koyan da o denen olay. her yer birbirinin kopyası evler, geniş yollar ve arabasız adım atamadığın bir düzen. akşam olup da mahalle sessizliğe büründüğünde, dışarıda tek bir insan göremeyince insan kendini gerçekten bir simülasyonda gibi hissediyor. markette, kasasında ya da mahalledeki starbucks'ta dönen o aşırı neşeli ama derinliği sıfır olan muhabbetleri bir yerden sonra içini boşaltıyor insanın. "how are you?" sorusuna "fine, thanks" dışında bir cevap verememek, gerçekten nasıl olduğunu kimsenin merak etmediğini bilmek yorucu. bizim kültürdeki o "mahalle kahvesi" veya "pazar kahvaltısı" mantığı burada yok. (bkz: ) diyenlere bazen gıpta ediyorum ama benim tecrübem daha çok bireyselliğin zirve yaptığı bir yalnızlık üzerine. arkadaş edinmek için illa bir grubuna katılman, ortak bir hobi bulman ya da iş yerinde kasman gerekiyor. her şey çok planlı, her şey çok mekanik. geçenlerde canım inanılmaz bir mahalle fırını simidi çekti, sonra dışarı baktım; en yakın "turkish bakery" arabayla 45 dakika mesafede. o an anlıyorsun ki asıl hasret simide değil, o simidi alırken fırıncıyla ettiğin iki çift lafa, yoldan geçen tanıdığa verilen selama. aranızda bu "kalabalık içindeki yalnızlık" hissini aşabilen var mı, yoksa hepimiz bu devasa otoparkların arasında kendi küçük adalarımızda mı yaşıyoruz?
tunc amca27 Eki 2026 11:32