ingiltere'de public footpath kültürü
geldiğim ilk aylarda londra'nın o bitmek bilmeyen griliğinden ve kalabalığından bunalıp kendimi trenle kuzeye attığımda keşfettiğim, hala da her hafta sonu beni hayata bağlayan muazzam olay. türkiye'deki o bildiğimiz "burası özel mülk girilmez" tabelalarına alışmış bir bünye için kavramı resmen bir devrim. düşünsenize, elinizde bir haritası veya telefonunuzda alltrails ile yola çıkıyorsunuz; bir bakmışsınız koskoca bir aristokrat malikanesinin bahçesinden geçiyorsunuz, bir bakmışsınız koyunların otladığı uçsuz bucaksız bir çayırın tam ortasındasınız. kimse size "ne işin var burada" demiyor. o meşhur tahta kapılardan (stile) tırmanıp geçmek, yoldaki o küçücük sarı okları takip etmek insana inanılmaz bir özgürlük hissi veriyor. geçen hafta peak district taraflarında (bkz: ) başlığında anlatılanlara benzer ama bence dokusu çok daha nostaljik bir rota yürüdüm. bakewell yakınlarında bir köye arabayı bırakıp tepeye doğru vurduk. hava o klasik ingiliz grisindeydi ama o tepelerin tepesinden aşağı bakıp sislerin arasındaki köyleri izlemek, o jane austen romanlarından fırlamış atmosferi canlı canlı yaşamak tarif edilemez bir keyif. yürüyüşün sonunda çamurlu botlarla en yakındaki eski bir pub'a girip, yanan şömine başında birer kadeh lokal bira içmek ise bu kültürün zirvesi. bazen kaybolduğumu sanıyorum ama o sarı oklar bir şekilde beni hep medeniyete çıkarıyor. doğanın içinde bu kadar güvenle ve saygıyla var olabilmek, bu ülkenin en sevdiğim tarafı olabilir.
tunc bulamadim31 Eki 2026 11:52