hollanda'da sosyal hayatın yüzeyselliği ve gurbet hissi

hollanda'ya geleli üç sene oldu, hala o 'entegre oldum' hissini tam yakalayamadım. özellikle kış aylarında saat 16:30'da havanın kararmasıyla başlayan o müthiş bir yalnızlık hissi var. albert heijn'den hazır yemeğini alıp bisikletle eve dönerken pencerelerinden süzülen o sarı ışıklara bakıp "ne yapıyorlar içeride acaba?" diye merak ettiğin o anlar insanın içini cız ettiriyor. burada arkadaşlık kurmak resmen matematik problemi çözmek gibi. birisiyle bir kahve içeceksin, adam cebinden çıkarıyor, bakıyor ve "üç hafta sonraki salı akşamı 19:00'da 45 dakikalığına müsaitim" diyor. ulan biz türkiye'de "hadi aşağıdayım, in bir çay içelim" demeye alışmışız, bu aşırı planlı hayat insanı robotlaştırıyor. iş yerindeki ortamları da bir yere kadar. herkes çok nazik, çok kibar ama o samimiyet bariyerini bir türlü aşamıyorsun. sanki herkesin hayatı şeffaf bir camın arkasında ama o cama dokunamıyorsun gibi. utrecht'te kanal kenarında otururken bile insanın burnuna bazen bir vapur dumanı kokusu, kulağına bir martı sesi geliyor. gurbet hasreti dedikleri şey sadece aile özlemi değilmiş, o plansızlığın, o "akşam bize gel de bir karpuz keselim" samimiyetinin özlemiymiş. (bkz: ) gibi dertlerle uğraşırken bir de bu sosyal izolasyon eklenince insan bazen sorguluyor. acaba sadece ben mi böyle hissediyorum yoksa bu camiasında genel bir ruh hali mi bu? siz de bu randevulu sosyallikten benim kadar baymadınız mı?
emre sesi9 Eyl 2026 16:50