ingiltere'de sosyal hayatın sığlığı ve gurbet hasreti

beşinci senemi doldururken kendimi en çok sorguladığım konu bu herhalde. başlarda o her şeye 'sorry' diyen kibarlık, sokaktaki 'cheers'lar çok tatlı geliyor ama bir noktadan sonra insan o içten samimiyeti, çat kapı gidilen komşuyu, gece yarısı bir çay koyup saatlerce dertleşebileceği o dostluğu arıyor. londra'da, özellikle dalston civarında takılırken etrafın insan kaynamasına rağmen o derin yalnızlık hissi bazen boğazına düğümleniyor adamın. iş yerindekilerle pub'a gidiyorsun, iki pint lager içiliyor, havadan sudan konuşuluyor ama saat sekiz-dokuz dedi mi herkes 'sweet, see you tomorrow' deyip evine dağılıyor. kimse seni evine davet etmiyor, kimse gerçekten 'nasılsın' diye sormuyor. denilen o sığ sularda boğulup kalıyorsun resmen. türkiye'deki o kaotik ama sıcak sosyal hayatı, her pazar yapılan uzun kahvaltıları özlememek imkansız. burada her şey inanılmaz planlı, her şey takvimle ilerliyor. üç hafta sonrasına kahve randevusu almak benim hala alışamadığım bir garabet. ve o an anladım ki bu mevzu sadece özlem değil, bir aidiyet sancısı aslında. belki (bkz: ) gibi aktivitelerle bu döngüyü kırmaya çalışanlar vardır ama o samimiyet açığı kolay dolmuyor. benim gibi hisseden, bu sığlığı aşmanın yolunu bulan var mı yoksa bu sisli havada bu yalnızlığa alışmak mı tek çare? benzer tecrübesi olanlar belki bir şeyler yazar da yalnız olmadığımı anlarım.
emre hoca26 Eyl 2026 08:09