kanada'da gurbet hasreti ve sosyal hayat
burada geçirdiğim dördüncü kışa girerken yine o meşhur "benim burada ne işim var" sorgulamasıyla baş başayım. toronto'nun o ruh emen grisi, saat öğlen 4'te kararan havası insanı bazen gerçekten nefessiz bırakıyor. kanadalılar dünyanın en nazik insanları olabilir, her cümleye "sorry" ile başlayıp "have a great one" ile bitiriyorlar ama o nezaket duvarını aşıp da samimi bir sofraya oturmak deveye hendek atlatmaktan zor. türkiye'deki o çat kapı misafirliği, bir telefonla yarım saate buluşulan akşamları özlememek elde değil. burada her şey takvimi üzerinden ilerliyor resmen. "bir ara kahve içelim" cümlesi genellikle "seneye görüşürüz" anlamına geliyor. geçen ay iş yerinden birkaç kişiyle bir şeyler içelim dedik, herkes üç hafta sonrasına randevu verdi. bazen kendimi tim hortons'da tek başıma oturup dışarıdaki kar fırtınasını izlerken buluyorum. aslında (bkz: ) başlığında anlatılan o yardımlaşma ruhu var, komşum mark her kar yağdığında benim kaldırımı da temizler sağ olsun ama iş iki kelam dertleşmeye gelince herkes kendi kozasına çekiliyor. lcbo'dan aldığın şarabı tek başına yudumlarken, instagram'da kadıköy'de masaların birleştiği o kalabalık fotoğrafları görmek insanın canını bir tık fazla yakıyor. sosyal hayatın bu kadar bireysel ve planlı olması beni mi bu kadar yoruyor yoksa genel bir gurbetçi sancısı mı bu, emin değilim. siz bu mesafeli samimiyetle nasıl başa çıkıyorsunuz?
sesi pasa31 Eki 2026 21:52