ingiltere kırsalında kaybolmanın verdiği o muazzam huzur
taşındığım ilk aylar londra'nın o bitmek bilmeyen kalabalığından ve betonundan yorulup kendimi trenle dışarı attığımda keşfetmiştim bu olayı. ingiltere'de doğa dediğin şey sadece parklardan ibaret değilmiş, asıl mevzu o denilen yollarda gizli. geçen hafta sonu cotswolds tarafında, bibury yakınlarında bir rotaya girdim. elinde haritayla tarlaların ortasından geçmek, kimsenin seni "burası benim arazim çık dışarı" diye kovalamaması muazzam bir lüks. adamın bahçesinin içinden, koyunların arasından geçiyorsun ama o yol senin hakkın. o sarı okları takip edip nereye çıkacağını bilmeden yürümek resmen terapi gibi. bir bakıyorsun 14. yüzyıldan kalma bir kilisenin yanındasın, bir bakıyorsun şirin mi şirin bir karşına çıkıyor. özellikle (bkz: ) başlığında anlatılan o vahşi doğadan farklı burası; daha evcil, daha tarihle iç içe ama bir o kadar da sakinleştirici. hani o tarafındaki tepelere çıkıp manzaraya karşı bir termos çay içmenin verdiği keyfi türkiye'de çok az yerde bulabilmiştim. yolda karşılaştığın her ingiliz'in o klasik "lovely day, isn't it?" selamını verip geçmesi, insanların doğaya karşı gösterdiği o sessiz saygı beni buralara bağlayan en büyük etkenlerden biri oldu. şehirlerin boğucu havasından kaçıp sadece kuş seslerini ve uzaktan gelen kilise çanlarını duymak, insanın mental sağlığını ciddi anlamda toparlıyor. bazen sadece bir günlüğüne her şeyi kapatıp o çamurlu botlarla bayır aşağı koşmak gerekiyor. . neticede ingiltere sadece yağmur ve gri gökyüzü değilmiş, o yeşilin binbir tonu içinde kaybolmak paha biçilemez bir deneyim.
arda kral10 Eki 2026 09:22