hollanda'da akşam 6'dan sonra çöken o ıssızlık
yaşadığım utrecht'te ne zaman saatler 18:00'i gösterse içime tarif edilemez bir daralma geliyor. hani rafları o saatte hâlâ dolu ama sokaklar sanki bir anda boşalıyor, herkes kendi steril dünyasına çekiliyor gibi. hollanda'da yaşamanın en büyük paradoksu bu bence; sistem tıkır tıkır işliyor, (bkz: ) sayesinde hayat kolay ama o ruh yok abi. geçen hafta işten çıktım, bir kahve içeyim dedim, mekanlar çatır çatır kapanıyor. eve gidip o 'gezellig' dedikleri ama bana bir türlü geçmeyen o sahte sıcaklıkta mum yakıp oturmak dışında opsiyon kalmıyor. bazen kadıköy'ün o kaotik gürültüsünü, gece 11'de bile açık olan kokoreççiyi, sokaktaki o rastgele muhabbeti öyle bir özlüyorum ki anlatamam. burada her şey planlı, her şey randevulu. kültürü resmen arkadaşlıkların da önünü kesiyor. 'hadi iki dakika görüşelim' diyemiyorsun kimseye, üç hafta sonrasına takvimden boşluk bakıyoruz. insanlarla konuşurken hep bir mesafe, hep bir 'nasılsın-iyiyim' döngüsü. derinleşemiyoruz bir türlü. bazen düşünüyorum, acaba sadece bende mi var bu gurbet hasreti yoksa siz de o mükemmel bisiklet yollarında pedallarken 'benim burada ne işim var' diye sorguluyor musunuz? sizin de böyle duvarlara çarptığınız anlar oluyor mu, nasıl aşıyorsunuz bu hissi?
yasemin tercuman12 Eki 2026 09:30