ingiltere'de public footpath tabelasını takip edip kaybolman

geçen pazar sabahı londra'nın o bitmek bilmeyen kalabalığından kaçıp kendimi surrey taraflarına attım. normalde doğa deyince aklıma sadece büyük şehir parkları gelirdi ama buraların olayı bambaşka bir seviyeymiş. elinde sadece telefon, rastgele bir sarı oku takip ediyorsun; bir bakmışsın birinin bahçesinin kıyısından, bir bakmışsın koca bir koyun sürüsünün tam ortasından geçiyorsun. türkiye'de olsa "hemşehrim hayırdır nereye" diye önünü kesecekleri yerlerde burada yasal olarak yürüme hakkın olması, o patikaların yüzyıllardır orada durduğunu bilmek inanılmaz bir özgürlük hissi veriyor. shere diye küçücük bir köye denk geldim mesela. hani o romantik filmlerdeki taş evler, pencerelerden sarkan rengarenk çiçekler falan var ya, meğer hepsi gerçekmiş. köyün ortasındaki o eski usul kapısından içeri girdiğimde yanan şömine kokusu ve insanların o telaşsız halleri beni benden aldı. bir tane lokal bira söyleyip köşeye çekildim, kimse ne diye tek başınasın diye bakıyor ne de masayı boşaltman için gözünün içine bakıyor. sadece kuş sesleri ve uzaktan gelen kilise çanının sesi... insan bazen gurbette olduğunu, vizeydi işti güçtü derken ne kadar yorulduğunu tam olarak böyle anlarda fark ediyor. o yeşilin binbir tonu, her yerin bakımlı ama bir o kadar da vahşi ve doğal kalması insana gerçekten nefes aldığını hissettiriyor. yürüyüş bittiğinde çamurlu botlarla istasyona yürürken yorgundum ama içimdeki o huzur her şeye değdi. buraların en sevdiğim yanı, büyük şehirlerin kaosundan sadece kırk dakikalık bir tren yolculuğuyla tamamen başka bir dünyaya ışınlanabiliyor olmak sanırım. benim için bu ülkeyi çekilir kılan en güzel sürpriz bu sınırsız yeşil alan ve yürüyüş kültürü oldu.
elif ben27 Eki 2026 10:29