kanada'da hafta sonu doğaya kaçma ritüeli

toronto'nun o bitmek bilmeyen keşmekeşinden, trafiğinden yaka silktiğim bir cuma akşamı kendimi ansızın bruce peninsula taraflarına sürerken buldum. türkiye'deyken "doğaya çıkmak" demek genelde mangal dumanı ve inanılmaz bir insan kalabalığı demekti ama burada olay bambaşka bir boyutta. üzerinden aylar öncesinden rezervasyon kovalamak bazen yorsa da, o göl kenarına vardığın an her şeye değiyor. yolda durup bir 'tan büyük boy "double double" alıp kuzeye doğru sürerken ağaçların renk değiştirmesini izlemek bile başlı başına bir terapi. geçen sefer tobermory tarafında 'ya indik, suyun o cam gibi berraklığını ve turkuaz rengini görünce "burası gerçekten kanada mı yoksa tropik bir ada mı?" diye sorguluyor insan. telefonun çekmediği, sadece rüzgarın ve o meşhur kuşlarının sesini duyduğun anlarda insan gerçekten nefes aldığını hissediyor. (bkz: ) tam olarak bu hisse karşılık geliyor. bir de buraların en sevdiğim yanı o kolektif doğa bilinci. o kadar insan kamp yapıyor, alanlarına gidiyor ama etrafta tek bir plastik şişe veya izmarit göremezsin. herkes prensibini hayat felsefesi yapmış resmen. yanındaki kamp alanında kalan kanadalı aileyle uzaktan selamlaşıp akşam ateş başında mutlak sessizlikte yıldızları izlemek, türkiye'deki büyükşehir kaosundan sonra ruhu dinlendiriyor. bazen bir görme umuduyla ormanın derinliklerine bakarken buluyorum kendimi. keşfedecek o kadar çok milli park ve gizli kalmış kasaba var ki, sanırım buradaki ömrümün yarısını yollarda geçirsem yine de doyamam. her seferinde yeni bir göl, yeni bir patika keşfetmenin verdiği o çocuksu heyecan buraları gerçekten evim gibi hissettiren en büyük sebep.
gonca calgary26 Eki 2026 08:24