ingiltere'de gurbet hasreti ve sosyal hayat

buraya taşınışımın dördüncü yılına girerken, içimdeki o 'ait olamama' hissinin zamanla azalmak yerine şekil değiştirdiğini fark ediyorum. özellikle o meşhur gri gökyüzü haftalarca şehrin üzerine çöktüğünde insan gerçekten ruhsal bir yorgunluk hissediyor. londra'da, özellikle zone 2 veya 3 gibi bölgelerde yaşıyorsanız hayat sanki hep bir yere yetişmeye çalışmakla geçiyor ama günün sonunda vardığınız yer koca bir sessizlik olabiliyor. burada sosyal hayatın kalbi olan başta çok renkli ve kapsayıcı geliyor. iş çıkışı bir pint bira içip mesai arkadaşlarıyla iki lafın belini kırmak güzel ancak o muhabbetler genelde hava durumundan veya trenlerin gecikmesinden öteye pek geçmiyor. türkiye'deki o sabahlara kadar süren, dertlerin masaya döküldüğü, insanın ruhunu hafifleten o derin sohbetleri veya çat kapı arkadaşa gitme lüksünü inanılmaz özlüyorum. burada en yakın dostunuzla bile görüşmek için iki hafta önceden üzerinden takvim kontrolü yapıp randevulaşmak gerekiyor. bu aşırı planlı hayat tarzı bir noktadan sonra samimiyeti öldürüyor gibi hissediyorum. bayramlarda veya güneşin yüzünü hiç göstermediği ocak aylarında o hasret iyice katmerleniyor. evde tek başıma türk kahvesi yapıp pencereden yağmuru izlerken kendimi 'benim burada ne işim var' diye sorgularken buluyorum. (bkz: ) veya iş stresi derken koşturmaca içinde hayat akıyor ama o duygusal boşluk hep baki kalıyor. siz bu yalnızlık hissiyle ve sosyal hayatın o mesafeli duruşuyla nasıl başa çıkıyorsunuz? aradan yıllar geçse de bu kültürün bir parçası gibi hissetmek mümkün oluyor mu yoksa biz hep o 'gurbetçi' etiketini ruhumuzda mı taşıyacağız?
kaya amca8 Eki 2026 07:11