ingiltere kırsalında kaybolmanın dayanılmaz hafifliği
istanbul'un o betona boğulmuş kaosundan sonra buraya taşındığım ilk aylarda "bu gri havada ne yapılır ki" diye söylenip duruyordum ama mevzu meğer yanlış kıyafet ve eksik bakış açısıymış. geçen hafta sonu trene atlayıp cumbria taraflarına, meşhur bölgesine kaçtım. windermere'den ambleside'a doğru kıvrılan yollarda yürürken hayatımda gördüğüm en doygun, en "gerçek" yeşil tonlarıyla karşılaştım diyebilirim. burada beni en çok tavlayan ve seyahat anlayışımı değiştiren şey kesinlikle sistemi oldu. elin çiftçisinin arazisinin tam ortasından, otlayan koyunların yanından geçip gidiyorsun ve kimse "hayrola hemşerim" demiyor. o küçük sarı okları takip edip rydal water kıyısına indiğimde çöken o derin sessizlik gerçekten paha biçilemezdi. türkiye'de alışık olduğumuz "özel mülk girilmez" tabelaları yerine burada doğanın içine sızmanıza izin veren, hatta bunu teşvik eden bir kültür var. yol üstünde grassmere taraflarında minicik bir evin önünde gördüm; içine el yapımı kurabiyeler koymuşlar, yanına da fiyatını yazmışlar. kimse başında durmuyor, parasını kutuya atıp paketini alıyorsun. o anki o saf güven duygusu ve doğanın içine saklanmış bu minicik insani detaylar insanı ülkeye bir kez daha ısındırıyor. gün sonunda ayaklarım çamur içinde, sırılsıklam ama aşırı huzurlu bir şekilde bir köy pub'ına girip şömine karşısında lokal bir yudumlamanın verdiği keyif bambaşka. hele o tepeyi aşınca aniden karşına çıkan loughrigg fell manzarası insana dert tasa bıraktırmıyor. her hafta sonu tren biletlerine bakıp yeni bir rotada kaybolmayı planlamak şu aralar en büyük mutluluk kaynağım.
kaya amca12 Eki 2026 10:31