hollanda'da gurbet hasreti ve sosyal hayat
beşinci yılımı devirdiğim eindhoven sokaklarında bazen kendimi inanılmaz bir boşlukta buluyorum. buraya gelmeden önce herkes "avrupa çok soğuk, insanlar mesafeli" falan derdi de abartıyorlar sanırdım. meğer olay mesafeden ziyade o meşhur "agenda" kültürüymüş. bir arkadaşımla kahve içmek için üç hafta önceden randevulaşmak zorunda kalmak, o samimiyeti kökünden kurutuyor resmen. türkiye'de akşam sekizde "hadi geliyoruz" deyip çat kapı gitmenin ya da bir mesajla sahilde buluşmanın verdiği o aidiyet hissini burada yakalamak imkansız. özellikle pazar akşamüstleri o meşhur gri gökyüzü çökünce gurbet hasreti dediğin şey mideye bir ağrı gibi oturuyor. falan harika kolaylık, (bkz: ) diye boşuna demiyorlar ama her şeyin bu kadar matematiksel ve planlı olduğu bir düzende ruhumun daraldığını hissediyorum bazen. albert heijn'dan aldığım hazır stroopwafel'ı yerken, mahalle fırınından taze çıkan simidin kokusunu özlemek sadece yemek özlemi de değil; o kokunun etrafında dönen o kaotik ama sıcak sosyal hayatı özlemek aslında. geçenlerde bir iş arkadaşım "haftaya salı saat 17:15 ile 17:45 arası uygunum" dediğinde yüzüne bakıp gülesim geldi. diye geçirdim içimden. buradaki sosyal hayat bir çeşit proje yönetimi gibi; her şey optimize edilmiş, her şey fonksiyonel ama duygusal derinlik dersen hak getire. vize, oturum, yüksek maaş falan derken bir bakmışız duygusal olarak çok yalnızlaşmışız. aranızda bu "takvimli sosyallik" meselesini aşabilen var mı yoksa herkes mi benim gibi "olsun ya düzen var en azından" diyerek kendini teselli ediyor?
yasemin tercuman23 Eki 2026 08:02