cotswolds köylerinde kaybolmanın verdiği o dinginlik
londra'nın o bitmek bilmeyen karmaşasından sonra hafta sonu rotayı cotswolds tarafına, özellikle castle combe ve bibury gibi köylere kırmak buradaki yaşam kalitemi resmen ikiye katladı. buraya taşınmadan önce bu bal rengi taş evlerin sadece turistik kartpostallarda kaldığını sanıyordum ama gerçekten de her şey o kadar korunmuş ve el değmemiş ki, insan kendini bir dönem dizisinin setinde gibi hissediyor. en sevdiğim yanı ise o meşhur yani halka açık yürüyüş yolları. ingiltere'nin bu yürüyüş rotası kültürü o kadar gelişmiş ki, elinizde bir haritayla özel mülklerin içinden, koyun sürülerin arasından geçip kilometrelerce doğayla baş başa kalabiliyorsunuz. kimse sizi 'burada ne yapıyorsun' diye durdurmuyor, aksine her karşılaştığınız ingiliz'den kibar bir 'hello' veya 'lovely weather, isn't it?' duyuyorsunuz. geçen cumartesi upper slaughter civarında yürürken küçük bir çay bahçesinde durup hayatımda yediğim en iyi tabağını yedim. o taze fırından çıkmış scone, yanındaki clotted cream ve ev yapımı çilek reçeli eşliğinde nehrin akışını izlemek bana (bkz: ) gibi dertleri bir süreliğine tamamen unutturdu. her köşe başında bir 'national trust' tabelası görmek ve bu kadar eski bir dokunun bu kadar titizlikle korunmasına şahit olmak gerçekten takdire şayan. büyük şehirlerin stresinden kaçıp sadece kuş seslerini ve uzaktan gelen kilise çanlarını duyabildiğiniz bu minik köyler, bu adada yaşamanın sunduğu en büyük ödüllerden biri sanırım. her seferinde yeni bir patika, yeni bir köy keşfetmenin heyecanı buradaki monotonluğu tamamen yok ediyor. yanıma sadece yağmurluğumu ve yürüyüş botlarımı alıp çıkmak şu an en büyük terapim haline geldi.
kaya amca8 Eki 2026 20:15